Ajan Orhan
Yapay zeka ajanlarına çalışan, sesini kaybetmiş eski bir tiyatrocunun İstanbul'daki bir günü.
Gözlerini Arnavutköy’deki tek odalı gecekondusunda açtı Orhan. Başucu sobası sönmeye yakın bir istikrarla yanmayı sürdürüyordu. Ayaklarını marangoza özel olarak yaptırdığı çekmeceli iki kişilik yatağın kenarından sarkıtırken, bugüne ne kadar hazır olup olmadığını düşündü.
Terliklerini zorla ayağına geçirdikten sonra halıfleksin üzerinde ayaklarını sürüyerek yaşlı bedenini gecekondunun öbür ucundaki tuvalete taşıdı. Evin en sevdiği köşesi, misafirlerine de göstermeyi ihmal etmediği penceresinden boğaz görünen bu banyoydu. Aynada kırlar doluşmuş uzun saçlarına ve ne zamandır tıraş bıçağı görmemiş kırçıllı sakallarına baktı. Yıllarca rolden role girerken, bazen saçlarından bazen de sakallarından feragat etmesi gerekmişti. Bugün yapacağı işin hiçbir şekilde görünümüne müdahale etmeyeceğini düşününce yüzüne bir gülümseme yayıldı.
Yüzünü yıkadıktan sonra elini boğazındaki yara izinde gezdirdi istemsizce. Yüzündeki gülümseme yerini buruk bir ifadeye bıraktı. Gırtlak kanseri olduğu dönemde gerçekleştirilen ameliyattan sonra hem sesiyle hem de sahnelerle vedalaşması gerekmişti. Kafasını iki yana sallayarak bu gerçeği silmeye çalıştı gözlerinden.
Salonun bir köşesindeki ahşap camlı dolaplara yöneldi. Oduncu gömlekleri arasından kırmızı olanını seçti. İçine giydiği siyah tişörtün üstüne atıverdi. Eski düz kesim açık mavi kot pantolonunu giyerken dolapların hemen yanında yer alan aynı marangozun elinden çıkma banka oturdu. Evden çıkmadan önce bir duvarla ayrılan ama asla ayrı bir oda olmayan mutfağa giderek kendine moka pot’ta bir kahve pişirdi. Bunu da içti miydi, bugüne hazırdı. 1950’lerden kalma ama tıkır tıkır çalışan kahverengi kayışlı ve altın çerçeveli saatine baktı. Çok da geç kalmak istemiyordu. Yatağın kenarında duran cep telefonunu alıp, birden farklı yapay zeka ajanları tarafından kendisine iletilen görevlere baktı.
Kızının ilk kez bu işten bahsettiği günü hatırladı. “Nasıl yani? Artık insanlara değil de yapay zeka ajanlarına mı çalışacağım?” diye sormuştu. Gülerek “Evet bak göstereyim,” demişti kızı ve hemen platforma nasıl kaydolabileceğini göstermiş, beraberce alabileceği işleri profiline bir bir yazmışlardı. Emekliliğini böyle hayal etmemişti hiç. Gözlerinde devlet tiyatrolarında çalışan arkadaşlarıyla deniz kenarında rakı içtiği bir Ege sahilinin imgesi canlandı. Kaynayan kahvenin tıkırtısıyla hayallerden uzaklaşarak kahveyi 90’larda aldığı seramik kupaya doldurdu ve gecekonduyu adımladı.
Boğazın sırtlarındaki evleri süzerken kahvesini yudumladı. Çok geçmeden evi ilk kiraladığı zaman yaptırdığı şöminenin önündeki sallanan sandalyeye oturarak heyecanla önündeki işleri düşünmeye başladı. Birkaç saate mesaisi başlayacaktı. Daha fazla oyalanmadan kapının girişinde bir portmanto niyetine kullandığı büyük ağaç dalına asılı kadife kahverengi şapkasını taktı ve dalın hemen yanına dizilen kovboy botlarından koyu kahverengi olanı ayaklarına geçirdi. İçi kürklü lacivert kot ceketini de giydikten sonra aynaya selam çakmayı ihmal etmedi. Evinin kırmızı demir kapısını kapatıp sokağa adım attığında artık kendini hazır hissediyordu.
İlk önce Boğaz hattını gezen bir otobüse binerek popüler bir AVM’ye ulaştı. Seçkin dükkanlarla dolu AVM’ye girdiğinde kendini hiç de buraya ait hissetmediğini düşündü. Yürüyen merdivenlerde insanları süzerek “Gösteriş meraklısı bir kalabalık alım gücünü yarıştırıyor,” dedi içinden.
Robo-mankenlerin ve hologramların insanları kendine çekmeye çalıştığı çiğ ışıklı bir mağazaya adım attı. Bankodaki insansı robota, ajanın kendisine ilettiği barkodu uzattı. Bir insan bedenini taklit eden ve bu bedeni yüz yerine karanlık bir ekranla süslenmiş robot, barkodu tarayıp nazikçe bilgileri teyit ettiğini belirtti. İnsan olsa bu samimiyetsiz nezaket bile eksik kalırdı diye düşündü Orhan. Yıllarca tahayyül ettiği geleceğin gözlerinin önünde cereyan ettiğini hissederek belli belirsiz gülümsedi. Depoya doğru ağır adımlarla yol alan robot, elinde büyük bir paketle geri döndü. Orhan’ın yüzünü tarayarak: “Doğrulama işlemi tamamlandı. Lütfen teslimatı alın. İyi günler,” dedi. Orhan, yaşlı adımlarıyla bankodaki ağır paketi kucaklayana kadar robot, bu mesajı seslendirmeye devam etti. “Doğrulama işlemi tamamlandı. Lütfen teslimatı alın. İyi günler.”
“Tamam alıyoruz be, çatlama. Zaten tonlamaların da yanlış,” diye sitem etti Orhan ve sitemini sürdürdü: “Onca Dünya bilgisi ve binlerce geri bildirimle verilen eğitim buraya kadarmış…”
Elindeki paketle AVM’nin kalabalığını aştıktan ve 4 toplu taşıma aracı değiştirdikten sonra Ada isimli yeni nesil bir rezidansta bulunan teslimat adresine vardı. Rezidansın muktedir duruşu, aklına bir an için kentsel dönüşüme karşı katıldığı eylemleri getirdi. “Neticede tüm sesler hiçe sayıldı ve İstanbul ışıltılı zırhlarla donatılan bu rezidansların esiri oldu,” diye geçirdi.
Otomatik olarak açılan kapıları geçer geçmez “Hoşgeldiniz,” dedi boyu kadar ekranda beliren şık avatar. “Hoşbulduk,” dedi istemsizce.
“Ben Ada, size nasıl yardımcı olabilirim? İsterseniz Ada rezidansın tüm imkanlarından size bahsedebilir, misafirseniz size yol gösterebilirim.”
Şapkasını çıkarıp kafasını kaşıdı Orhan. Ün kazanan oyuncu arkadaşlarının lüks evlerinden tanıdık olduğu bu avatarlara konuşmaya aşinaydı. “116 numaraya teslimat için geldim,” dedi kutuyu göstererek.
“Ada rezidansta teslimatlar hızlı ve güvenli bir şekilde gerçekleşir. Barkodu okumam için kutuyu okuyucuya yaklaştırın lütfen,” dedi Ada nezaketini koruyarak. Orhan zar zor taşıdığı kutuyu ekranın alt kısmındaki okuyucuya yaklaştırdı.
“Teşekkürler, teslimat kabulünü tahmini 5 dakika içinde tamamlayacağım,” dedi Ada ve Orhan’ın arkasındaki dev duvara yekpare şekilde konuşlanmış demir emanet dolapları bütününden bir kilit açılma sesi yükseldi. Hafifçe irkilen Orhan, açılan kutuya doğru yöneldi.
“Lütfen, kargoyu teslimat birimine yerleştirin,” dedi Ada.
Orhan parmak ucuna yükselip kutuyu tüm gücüyle ittirse de, kutu bölmeye girmiyordu. “Böyle olmayacak, başka türlü deneyelim,” diye seslendi Ada’ya.
“Zorlandığınızı anlıyorum ama lütfen, teslimat biriminin kapağını kapatın,” dedi Ada. “Sorun o değil, girmiyor,” dedi Orhan nefes nefese. “Kapağı hafifçe ittirin ve kapandığından emin olun,” dedi Ada.
Orhan, “Kargo girmiyor, kutu kutu!” diye sesini yükseltti. Ada sabrı tükenen bireylere alışıktı: “Lütfen seçkin Ada rezidans topluluğunu rahatsız etmeyiniz ve görgü kurallarına uyunuz,” diye bir uyarı geçse de sorunu çözmeye yönelik bir öneride bulunmadı.
Orhan derin bir nefes aldıktan sonra, “Ada hanımcığım, elimdeki teslimat paketi beni yönlendirdiğiniz kasaya girmiyor, acaba bana nasıl yardımcı olabilirsiniz?” diye sordu. “Lütfen bekleyiniz,” dedi Ada.
Elinde kargo paketiyle dışarı adım atmak istedi Orhan, belki de tümüyle vazgeçecekti ki, Ada, “Lütfen bekleyiniz,” diye tekrar etti. Orhan gözlerini devirerek kutuyu yere, ayaklarının yanına koydu ve sarmak üzere ceketinin iç cebinden tütün çantasını çıkardı. Sigara kağıdına tütünü sererken Ada uyarı geçmeyi aksatmadı: “Ada rezidanstaki tüm kapalı ve açık hava alanları dumansız hava sahasıdır.”
Orhan içinden küfürler sayarak kafasını iki yana salladı. “İki nefes çekicem ya, şu kapı önünde. Çok mu?”
Ada müsamaha göstermedi: “Lütfen teslimat alanında bekleyiniz,” dedi. O esnada orta boy bir teslimat robotu büyük bir hızla geldi ve Orhan’ın ayaklarının önünde durdu. Orhan iki adım geri giderek robota yol açtı, robot, minik elcikleriyle kutuyu kendi haznesine yerleştirdi ve büyük bir hızla uzaklaştı.
“Ada hanım?” dedi Orhan ekrana… Ada’dan cevap gecikmedi: “Teslimat kabulünüz Ada rezidans teslimat robotları tarafından gerçekleşmiştir.”
Orhan telefonundan bir QR kod açıp, “Bunu tarar mısınız hanımefendi, teslim alındığına dair yapay zeka ajanıma bilgi vermem lazım da…” dedi.
Ada Orhan ile daha fazla muhatap olmak istemiyor gibiydi; sadece “Okutunuz,” dedi. Orhan da kargo barkodunu okuttuğu alana telefonunu yaklaştırdı. “İşleminiz tamamlanmıştır,” dedi Ada.
“Başkası olsa ‘Ada rezidans’a yine bekleriz.’ derdin ama bize bu kadar işte,” deyip güldü kendi kendine Orhan. Dışarı çıkarken sigarasını Ada rezidansın olası güvenlik robotlarından korkmadan yaktı. Telefonunun ekranına baktı, ilk ödemesini almıştı.
Hemen ekranı kaydırarak ikinci işe baktı, şehrin bir diğer ucuna gidip bir binanın fotoğrafını çekmesi gerekiyordu. Göçmenlerin doldurduğu ve çarpık kentleşmenin vücut bulduğu bu semte varmak neredeyse 2 saatini alacaktı. Yine de bir iki metro aktarmasıyla varılabilecek uzaklıktaydı. Gözünü kararttı ve 1950 basımı yıpranmış cep kitabını yokladı. Kapakta “Ahmed Arif - Hasretinden Prangalar Eskittim” yazıyordu.
Bineceği ilk otonom metronun kapıları açıldığında kendini olabilecek en kuytu köşeye yerleştirdi ve en sevdiği şiiri okumaya başladı. “Seni, anlatabilmek seni.” diye başlıyordu şiir. Ne kulaklara fısıldamıştı bu mısraları… Gözünde bir ada vapuru canlandı. Hatıraların silinmez umuduna ve yer yer hüzne bulaşan kıyılarına varmaya başladı aklı. Daldığı hülyaların arasına karışan tünelin ışıkları gözlerini almaya başlamıştı ki; inmesi gereken durağa vardı. Gün ışığı gömeyen metronun dolambaçlı yollarından başka bir metro durağına vardı.
Bu sefer metro hınca hınç doluydu. Oturma alanlarının önünde durabileceği bir yer buldu. Bir eliyle elciği sıkı sıkı tutarken diğer eliyle şiir kitabını yokladı. Sallan yuvarlan gittiği yolculukta aynı şiiri okumaya devam etti:
“Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.”
Kalbindeki hasreti düşündü bir süre, sonra gençliğini… Yıllar gözlerinden akıp geçerken, bir genç onun hüzünlü bakışlarına dayanamayarak ona yer verdi. Şiire devam etti, sanki daha önce hiç okumamış gibi:
“Seni anlatabilmek seni
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.”
Mısraları okuduktan sonra “Ah keşke,” dedi içinden, keşke anlatabilseydi… Sesinin sanki hiç gitmemiş gibi yeniden büyülediğini düşündü yüzlerce insanı. Sahne ışıklarında parlasaydı keşke alnı. Derken metrodaki ışıkları yanıp sönmeye başladı. Yapay zeka olduğu hissedilen bir ses, “Araç terminale gidecektir, lütfen aracı terk edin,” diyordu. Kimsecikler kalmamıştı.
Metrodan indiğinde kendisini yoğun bir kalabalık karşıladı. Bazen böyle kalabalıklarda insanların ne kadar da değiştiğini düşünürdü. Bir zamanlar telefondan başını kaldıramayan gençleri yadırgarken, hemen hemen herkes giyilebilir yapay zeka cihazlarıyla donatılmıştı. Kimisinin AR gözlükleri sıradan görünüyordu, kimisi ise fütüristik tasarımları görünümünden eksik etmiyordu. Ezbere bildiği şiiri içinden tekrarladı:
“Ard-arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül-gürül akan bir dünya…”
Kalpazankaya’da bir rakı kadehi belirdi gözlerinde, kaybettiği arkadaşlarıyla aynı sofrada bu şiiri okuyordu şimdi. Hayatın canlılığını damarlarında hissediyordu tekrar. Yassı adanın önünden geçen yelkenlileri süzüyordu büyük bir özlemle. Kadehini tekrar gün batımına kaldırmak istedi.
Aktarma noktasından metro çıkışına yaklaşırken, yapay zeka destekli giyimin azaldığı, Bursa’da çocukluğunun geçtiği mahallelere kendini yakın hissettiren bir kalabalıkla muhatap oldu. Bu boğucu kalabalığın neredeyse üzerine çullandığı yılankavi sokaklardan ilerleyerek kendisine iletilen adresi buldu. Sokaklardan geçerken, yaşlılığı biraz daha azalıyor biraz daha çocuk biraz daha ergen ve biraz daha genç oluyordu.
Kentsel dönüşümden nasibini almamış, hiçbir müteahhitin dikkatini çekmemiş olan bir binanın önünde durdu. İki kâgir binanın kendisine yaslandığı yer yer çatlaklarla bezenmiş bu cumbalı yapıya baktıkça evinde hissetti kendini.
Yine de düşünmeden edemedi; bir yapay zeka ajanı bu binanın fotoğrafını ne yapacaktı ki? Neyse ki görevi bunu sorgulamak değil, istenen işi yerine getirmekti. “Ne yaparsa yapsın bana ne…” dedi içinden.
Binanın fotoğrafını çekerken camdan sarkıp bakkala seslenen başörtülü toplu bir teyze de kareye girmişti. Platforma fotoğrafı yüklediğinde yapay zeka ajanı onu uyardı: “Kişisel verilerin korunması kanunu nedeniyle bu fotoğraf işlenemiyor,” yazdı ekranda.
Mahallenin yağız ve belalı delikanlıları sigaralarını tüttürürken, Orhan’ı kesmeye başlamıştı. Bir yapay zeka ajanına çalışmanın can güvenliğini tehdit edebileceğini düşünmemişti hiç. Teyze siparişini verip camdan içeri girdiğinde Orhan yeniden bir fotoğraf daha almak için telefonunu hafifçe havaya kaldırdı.
Tam o sırada köşe başında bekleyen üç delikanlı Orhan’a seslendi: “Hişt dayı, ne çekiyorsun sen öyle?” Orhan göz temasından kaçınarak onları duymamış gibi yaptı hemencecik fotoğrafı çekti ve hızlıca yürümeye başladı.
“Sana diyorum moruk, polis misin?” Orhan adımlarını hızlandırırken, kovboy çizmeleri varlığını belli edercesine adım seslerini vurguluyordu.
Delikanlılar yılmadı: “Bak bizim teşkilat seni burda yaşatmaz ha! Cevap ver, fiyakanı bozmayalım.” Orhan’ın darbeler ve sıkıyönetimler görmüş bünyesi, son yıllarda üzerine toprak atılmış delikanlılığıyla bir araya geliyor ve en doğru stratejiyi bulmaya çalışıyordu. Bu yaştan sonra bu serserilerle dövüşecek hali yoktu. En iyi strateji, topuklamaktı.
Geldiği gibi kalabalık sokaklara karışarak, bu bunalımlı kakafoniyi bir avantaja çevirdi. Üç delikanlıya izini kaybettirirken kulaklarında çınlanan son ses; “Bir daha seni buralarda görmeyeceğim yarrak kafalı” oldu.
Kimsenin kendisini takip etmediğinden emin olduktan sonra nefes nefese telefonunu çıkardı fotoğrafı yükledi, onaylandı ve ödemesi anında hesabına yatmıştı. Yüzünde bir gülümseme belirdi. Belki de bu iş düşündüğünden daha fazla şey sunabilirdi.
Büyük bir heyecanla daha önce kabul etmekten çekindiği toplantıya katılma işini kabul etti. Bu işin ücreti diğerlerinden çok daha yüksekti. Adres Maslak’taydı. Şık giyimli ve nesli tükenmek üzere olan beyaz yaka çalışanlarının arasına karışarak soğuk ama bir o kadar da şatafatlı plazaya vardı.
Bankoda yer alan ekrana yaklaşarak toplantıya giriş yapmasını sağlayacak kodu okuttu. “Toplantı kat 15, B2 toplantı odasında saat 15:00’te başlayacaktır. Toplantının öngörülen bitiş saati 17:00’dir. Lütfen öngörülen bitiş saatinde binadan çıkış yapmayı unutmayınız. Size gönderilen giriş kodu ile binaya giriş yapabilirsiniz.”
Orhan kafasını sallayarak ruhsuz bankonun dediklerini kabul etti ve telefonuna gelen kodu girerek camlı turnikeleri ardında bıraktı. Kısa bir bekleyiş sürecinin ardından diğer plaza sakinleriyle beraber asansöre adım attığında, aynada görüntüsünün ortama ne kadar aykırı olduğunu düşündü.
Asansörden inip emin adımlarla toplantı odasına ilerlerken, kovboy çizmelerinin topuk sesleri koridorda yankılandı. Odanın kapısına yaklaşırken toplantıda konuşacaklarını içeren bir mesaj geldi. Mesajı birkaç kez okuyup meslek icabı repliklerini ezberledi.
Toplantı odasında bir grup takım elbiseli yönetici onu bekliyordu. Orhan’ın işvereni olan yapay zeka ajanı, Orhan ile ilgili detayları çoktan bu yöneticilere iletmişti. Orhan odaya girmeden tıpkı oyun öncesinde perde arkasından yaptığı gibi içeridekileri hızlıca süzdü.
Geniş cam bir masanın etrafında birbirlerine mesafeli olarak 4 kişi bulunuyordu. Masanın iki başını iki güzel kadın tutuyordu. Kırmızı bolca bir takım giymiş olan küt siyah saçlı kadın önündeki belgeleri inceliyor, lacivert çizgili takımları gözleriyle uyum içinde olan kumral kadın ise saçlarındaki topuzun sıkılığına yaraşır bir şekilde bilgisayarındaki dosyalarla çalışıyordu. Masanın geniş kenarlarında bulunan kemik çerçeveli gözlüklere sahip hafif toplu kel bir adam ile gencecik siyah saçlı yeşil gözlü bir adam toplantıya girmeden önce son değerlendirmelerini paylaşıyordu. Seyircilerinin nasıl insanlar olabileceğini hayal etti.
Tıpkı sahneye çıktığında olduğu gibi serseriliğini, hastalığını ve sıfatlarını onun için bir kulise dönüşen koridorda bıraktı. Lacivert takımlı kumral kadın, Orhan odaya girer girmez ayağa kalktı; “Hoşgeldiniz Orhan Bey, biz de sizi bekliyorduk,” diyerek eliyle Orhan’ın oturacağı sandalyeyi gösterdi. “Hoşbulduk,” diye karşılık verirken Orhan, şapkasını çıkararak saçlarını düzeltti hızlıca ve kendinden emin bir şekilde elini sıktı hanımefendinin.
Deri koltuğa yerleşirken, önündeki cam masaya yerleştirilmiş hiç aşina olmadığı sözleşmelere göz gezdirdi. Toplantı odasının sessizliğine çevirdiği sayfaların sesi karıştı. Maddeleri dikkatle okurken, kenarlarına notlar düşmeyi ihmal etmedi. Yerinde şöyle bir dikleşip boğazını hafifçe temizleyerek söze girdi:
“Bugün hepimiz birleşme anlaşmasını görüşmek üzere bir araya geldik.” Konuşurken odadaki 4 kişiyle de teker teker göz teması kuruyordu. “Ben Çin merkezli Tai şirketini temsilen aranızda bulunmaktayım ve Tai’nin Birleşmeden Sorumlu Yapay Zeka Direktörü tarafından bana verilen talimatları harfiyen uygulayacağım.” Arada kısaca soluklanıyor ve her cümlenin seyircinin içine işlemesine vakit tanıyordu. “Bunun için toplantıya Birleşmeden Sorumlu Yapay Zeka Direktörü’nü davet etmenizi rica edeceğim.”
Kumral kadın “Tabi, hemen bağlanıyoruz,” dedi ve kafasını genç adama çevirerek başıyla “Tamam” işareti yaptı. Genç adam akıllı toplantı sistemine erişebilmesi için ajana bir bağlantı gönderdi. Sonra akıllı toplantı sistemine seslenerek “Plaza, Tai Birleşmeden Sorumlu Yapay Zeka Direktörü’nü toplantıya kabul et,” dedi.
Yapay Zeka Direktörü’nün toplantıya bağlanmasıyla cam masanın ortasında mesaj formatında bir hologram belirdi. Toplantı sistemi Plaza mesajı seslendirdi: “Davetiniz için teşekkür ederim, ben sadece toplantıyı gözlemleyeceğim, görüşmeleri Orhan Bey ile devam ettirin lütfen,” dedi.
Orhan, yapay zeka direktörünün toplantıya katılabilecekken, neden kendisinin tutulduğunu pek anlamlandıramamıştı. Yine de soru işaretlerini kulisteki sıfatlarının yanına bırakmayı başardı.
“Evet bildiğiniz gibi bu yılın Dördüncü Çeyrek Finansal Raporu, hem analistlerin beklentileri altında kaldı hem de hissedarların beklentisini karşılayamadı.” Bu cümleyi söylediği anda soğuk bir rüzgar esti odada; şimdi müşfik ve pragmatist bir ses tonunun vaktiydi: “Yine de bizler Tai olarak şirket kültürünüzün, gelirlerdeki düşüşü toparlayacak nitelikte olacağına inanıyoruz.” Hava yumuşadı; kel adam gözlüğünü çıkararak dudaklarına götürdü. Kumral kadın dikkatini dağıtmadan Orhan’ın yüzüne kilitlenmişti. Orhan kaşlarını kaldırıp kendinden emin bir tavırla devam etti: “Ancak siz de takdir edersiniz ki; değerlemenizin giderek düştüğü bu şartlar altında teklifimizi güncellemek istiyoruz.”
Kırmızı takım elbiseli kadın küt saçlarını iki yana sallayarak; “Bunu kabul etmemizin mümkün olmadığını sizler de biliyorsunuz. Bu birleşmenin tüm taraflar açısından faydalı olması gerektiğini savunuyoruz.” Küt saçlı kadının gözlerine bir küçümseme yerleşmeye başladı: “Aksi takdirde bu yaklaşımınızın düşmanca bir devralmadan farkı kalmayacaktır. Pazara bu şekilde giriş yaparsanız, hem şirketimizle hem de yerel oyuncularla iş birliği yapmanız da giderek zorlaşacak.”
Orhan doğaçlamaya da alışkındı: “Siz bilirsiniz,” dedi. Başını hafifçe yukarı kaldırarak küt saçlı kadının gözlerinde gördüğü küçümsemeye karşılık üst perdeden konuşmaya başladı: “İlerleyen dönemde karşılaşacağımız piyasa koşullarını göz önünde bulundurursak, şirketinizin son iki çeyrektir sergilediği bu gelir düşüşüyle mücadele edecek sermayesi olmadığını biliyoruz,” dedi bir direktör edasıyla ve ekledi: “Zamanında şişirilmiş değerlemeler üzerinden bir anlaşma imzalayacak değiliz.”
Bunun üzerine kumral saçlı kadın devreye girerek, “Orhan bey, size bir şey ikram etmediğimizi fark ettim. Toplantımız uzayacak gibi görünüyor. Dilerseniz, finansal projeksiyonlarımızın üzerinden geçelim ve bu esnada size ne ikram edelim?” diye sordu.
Orhan, her bir iletişimde biraz daha benimsiyordu rolünü; “Bir şey almayayım teşekkürler ederim. Belki ilerleyen saatlerde teklifinizi kabul ederim. Ben projeksiyonları incelerken, bizim teklifimizi tekrar düşünmenizi tavsiye ederim,” dedi.
Kel beyfendi siyah takımını tamamlayan beyaz gömleğinin yakasını hafifçe çekiştirdi; “Bence MENA bölgesindeki genişleme projeksiyonlarından başlayalım,” dedi ve genç adama sunumu açması için işaret verdi.
Onlar finansal öngörüleriyle şirketin değerini bir kez daha kanıtlamaya, birleşmeyi istedikleri mali şartlarda gerçekleştirmeye odaklanırken, Orhan telefonunu kontrol ederek replikleri nasıl oynayacağına karar vermeye çalışıyordu.
Sunum bittiğinde Orhan yavaşça “Detaylı öngörüler için teşekkür ederim. MENA bölgesindeki genişlemenin getireceği sonuçlar hakkında katılıyorum. Ama belli ki büyüme oranı tahminlerinde bazı dinamikleri göz önünde bulundurmuyorsunuz,” dedi.
Kumral saçlı kadın ve kel adam bir ağızdan onu ikna etmeye çalışırken, Orhan kimsenin beklemediği bir anda ayağa kalktı. Kovboy çizmelerinin topuklarını ağır ağır yere vurarak adeta bir geri sayım etkisi yarattı. “Bu dikeyde faaliyet gösteren tek yerel oyuncu siz değilsiniz, görüştüğümüz başka taraflarla ilerlemek şu an için daha cazip görünüyor,” dedi ve kapıyı açarak toplantı odasının dışına adım attı.
Küt saçlı kadın derin bir nefes aldı ve ayağa kalktı; bakışlarında küçümsemeden eser yoktu: “Orhan bey, sözleşmeyi imzalaması için yönetim kuruluna ileteceğiz,” dedi.
Bunun üzerine Orhan gülümsedi. Sahnelere veda edeli çok olmuştu belki ama oyunculuğu yerli yerindeydi. Saatine baktığında binadan çıkması için yarım saat kadar vakti olduğunu gördü: “Şu ikram teklifiniz hala geçerliyse, bir duble viski ile anlaşmayı kutlayalım,” dedi.
Birleşmeden Sorumlu Yapay Zeka Direktörü çağrıyı sonlandırırken, Orhan plazaları kuş bakışı seyreden toplantı odasının balkonunda viskisini yudumladı. Sahne ışıkları, hiç sönmeyecek kadar parlaktı.

